“Anne, canım sıkılıyor…”
Belki de çocukluğun en masum cümlesidir bu. Fakat biz yetişkinler, nedense bu cümleyi
bir eksiklik gibi algılıyoruz. Hemen bir çözüm arıyoruz. Bir ekran açılıyor, yeni bir
oyuncak uzatılıyor ya da dakikalar içinde yeni bir etkinlik planlanıyor. Oysa bazen
çocukların ihtiyacı, doldurulmuş saatler değil; kendilerine ait boşluklardır.
Çocukluk, programlarla değil, keşiflerle büyür.
Bir çocuğun camdan dışarıyı uzun uzun izlemesi, bulutlara şekiller vermesi, bahçede bir
karıncayı dakikalarca takip etmesi ya da eski bir karton kutuyu hayalinde kocaman bir
gemiye dönüştürmesi… Bunların hiçbiri zaman kaybı değildir. Tam tersine, geleceğin
düşünen, üreten ve hayal kurabilen insanı o sessiz anlarda şekillenir.
Biz yetişkinler, çocukların can sıkıntısını gidermeye çalışırken bazen onların hayal
kurma hakkını ellerinden alıyoruz. Oysa hayal gücü, sürekli sunulan eğlencenin içinde
değil; küçük sessizliklerde filizlenir.
Bir okul öncesi öğretmeni olarak her gün şuna tanıklık ediyorum: Çocuklar, hazır
oyunlardan çok kendi kurdukları oyunlarda büyüyor. Bir dal parçası sihirli değnek oluyor,
bir taş hazineye dönüşüyor, bir battaniye kocaman bir çadır oluyor. Çocuk, dünyayı
kendine göre yeniden kuruyor.
Belki de çocuklarımızın ihtiyacı, her dakikası planlanmış bir yaz tatili değil; dizleri biraz
tozlanan, güneşte biraz terleyen, bazen sıkılan ama sonra kendi mutluluğunu kendi
bulan günlerdir.
Bu yaz onlara biraz zaman verelim.
Çünkü bazen en güzel oyunlar, “Canım sıkılıyor.” cümlesinden sonra başlar.
Ve unutmayalım…
Çocukluk, sürekli meşgul edilmesi gereken bir dönem değil; doyasıya yaşanması
gereken, bir daha geri gelmeyecek en kıymetli zamandır.


